Gezdiklerim

Seyehat etmeyi çok seviyorum. Her gördüğüm yerde mutlaka yeni bir şeyler öğreniyorum. Yeni bir şey öğrenmediği gün mutsuz olan birisi olduğum için de hemen her seyahatimden mutlu olarak döndüğümü söyleyebilirim. Bu bölümde gezdiğim yerler hakkında bilgiler vermekteyim.

Benim gezilerim çok hareketli ve kültür odaklı oluyor. Gittiğim yerde zamanı mümkün olduğunca hareket halinde geçirmeye çalışıyorum bu sayede de daha çok şey görmüş oluyorum. Özellikle o bölge insanın nasıl bir yaşam sürdüğünü, neler yiyip içtiğini, neler dinlediğini, neler biriktirdiğini öğrenmeye çalışıyorum. Elbette ben usta bir seyyah değilim. Hatta bir gezi blogu yazarı dahi değilim. Ancak kendi gözlemlerimi burada ilgilenenlerle paylaşmaktan mutluluk duyacağım. Aşağıda bölümlerde göreceğiniz üzere ben sanat ve tarih merakımdan ötürü müze gezmeyi çok seviyorum. Bu nedenle de burada özellikle müzeler hakkında daha çok bilgi vereceğim.
ROMA
Gezi yazılarıma Roma’dan başlamak isterim zira gezdiğim bir çok şehre nazaran nedense Roma’nın havası bana daha duygulu ve birikimli gelmiştir. Bu, şehrin müzelerini dolduran eşsiz şaheserlerden midir yada şehrin hemen her yerine işlemiş sanat yapıtlarından mıdır yoksa şehrin İstanbul gibi çok köklü bir tarihe sahip olmasından mıdır bilmiyorum. Nihayetinde çok verimli ve unutulmaz bir gezi oldu benim için.
Gittiğim yerde her zaman en az masrafı kaldığım yere yapmak isterim. Temiz olsun güvenli olsun bana yeter. Zira buradan tasarruf ettiğim para ile en az 1-2 güzel akşam yemeği yiyebiliyorum yada şık bir konser solununda unutulmaz bir müzik ziyafeti çekebiliyorum.
Roma’da kent merkezine yakın eski bir binada bir oda tutarak orada kaldım. Lafı daha uzun etmeden hemen konuya gelelim.
Roma’da benim için en etkileyici mekan Villa de Borghese oldu. Villa Borghese kendi adını taşıyan güzel bir parkın içinde yer alan bir saray yavrusudur. Bu parkın içinde güzel bir gölet ve heykeller mevcut eğer vaktiniz varsa Villa Borghese’ye girmeden önce çevreyi bir dolaşın derim. Villa Borghese benim şimdiye kadar gördüğüm tüm müzeler içinde bir adım önde, çünkü; yere baktığınızda harika mozaikler göreceksiniz, duvarlara baktığınızda ayrı şaheserler, tavana baktığınızda Sistine Şapelini aratmayacak freskler göreceksiniz. Tavanda resmedilen şeytanlar o kadar gerçekçi ki her an yukarıdan üstünüze atlayacak gibi duruyorlar.
Salonların ortasında ise birbirinden değerli heykeller yer alıyor. Bunlardan bence en güzeli Bernini’nin Dafne’si.
Yukarıdaki çekim bana ait. Bu eseri gördüğünüzde oturup saatlerce izleyin diyeceğim ama maalesef etrafta oturacak yer yok. Salonlar nispeten küçük ancak içleri inanılmaz güzel eserlerle dolu…
Burada şimdi Dafne demişken efsanesinden bahsetmemek olmaz…
Efsaneye göre; Apollon bir gün Eros’un tanrısal misyonu ile dalga geçmektedir. Eros Apollan’a çok sinirlenir ve ona yaptığı işin aslında ne kadar önemli olduğunu göstermek, ayrıca biraz da cezalandırmak için Apollun’u sihirli aşk oku ile vurur. Apollon Eros’un attığı ok ile oradan o an geçmekte olan peri kızı Dafne’ye aniden sevdalanır. Apollon Dafne’yi aşkının ateşine dayanamayarak kovalamaya başlar,
ancak Dafne kutsal bir bakire olduğundan Apollon’un aşkına karşılık veremez bu yüzden tanrılara yalvarmaya başlar: Tanrılardan Kendisini Apollon’un aşkından kurtarmasını diler. Kaçmaktan çok yorulan ve artık Apollon’un aşkına teslim olacağı an Tanrılar Dafnenin imdadına yetişir ve Apollon’un onu tam yakalayacağı anda vücudunu Defne ağacına çevirirler. Böylece Apollon aniden kendini bir ağaca sarılmış halde bulur. Ancak Dafne’nin dudakları ağaç olmasına karşın halen belirgindir. Çünkü aslında Dafne’de Apollon’un aşkına karşılık vermek istemiş ama ilahi görevinden dolayı bunu yapamamıştır. Apollon aşkının ateşi ile o kurumaya yüz tutan ama halen pembeliğini koruyan dudakları öper öper… O günden sonra Apollon, başına aşkının hatırası olarak Defne ağacının dallarından bir taç takar ve Defne ağacı da Dafne’den geldiği için kutsal bir ağaç olur. Aşkı kavuşamamak olarak tanımlayabiliriz, bu durumda o en imkansız anda kavuşan bu iki efsanevi kahraman aşkın bence en güzel anlatımlarından birisidir. İşte bu heykelde Apollon’un Dafneyi yakaladığı an canlandırılmıştır. Özellikle Dafne’nin parmaklarından uzayan dallarda ki ince işçilik inanılmaz etkileyicidir.
Bence sadece Dafne’yi görmek için dahi Villa Borghese’e gidilebilir.
 
 
Gündüz şehrin sokaklarında çok zaman geçirmeme, uzun yürüyüşler yapmama rağmen gece de boş durmuyor şehri keşfe devam ediyordum. Gene öyle bir gece Roma sokaklarında kaybolduğumda kendimi Campo Dei Fiori yani Çiçek Tarlası Meydanı’nda buldum. Bu meydana gündüz hemen her gün pazar kuruluyormuş, yöresel ürünler satılıyormuş, gece ise çok daha sakin bir yer. O gece hava açıktı ve gökte çok güzel bir dolunay vardı. Dolunay ışığında şehri gezmek çok keyifliydi, dolunayı da kullanarak bir kaç poz harika fotoğraflar çektim. Bunlardan bazıları aşağıda var. Ama benim için asıl önemli olan fotoğraf yukarıdaki heykelin fotoğrafıdır. Önce heykeli inceledim kim olduğunu bilemedim yazıları da İtalyanca bilmediğimden haliyle anlayamadım. Eğer ayı, heykelin tam başının arkasına alırsam ortaya güzel bir fotoğraf çıkacağını düşündüm. Ancak tam bu anda bunun kimin heykeli olduğunu daha çok merak ettim zira başının arkasında ışıktan bir hare ile bu zatı muhteremi bir nevi kutsuyor gibi olacaktım. İçimden “gene bir papazın heykelini dikmişlerdir buraya” diye hayıflandım. Çünkü ne olursa olsun bu şekilde bir kutsamayı bir fotoğrafta da dahi olsa hak etmeyen birisine yapmak istemiyordum. Ama sonunda fotoğrafı çekme isteğim bu endişeme üstün geldi ve  fotoğrafı çektim. Sonra da “her kimsin bilmiyorum ama umarım bu ışık haresini hak eden birisindir” diye içimden geçirerek oradan uzaklaştım ve ben bu fotoğrafı unutup gittim.Ta ki bundan aylar sonra bir gün internette bir makale okurken makale içinde bu heykeli görene kadar. Ne yazık ki o ana kadar bu heykelin kimin olduğunu öğrenememiştim 🙁
Heykel 1548 yılında doğmuş ve bu meydanda Engizisyon kararı ile yakılarak idam edilen Giordano Bruno’ya aitti. Bruno bugün bilinen evren modelini bundan yaklaşık 400 yıl önce söylemişti.Yani güneşin bir yıldız olduğunu dünyanın ise onun çevresinde dönen bir gezegen olduğunu. Güneş gibi evrende bir çok yıldız olduğunu ve bu yıldızların çevresinde de bir çok başka gezegenler olduğunu hatta bu gezegenlerde de hayat olabileceğini söylemişti. Tabi ki o dönemin tutucu din adamları bu iddialardan hiç hoşlanmamış ve onu fikirlerinden vazgeçmesi için zindana atmışlardı. Tam 8 yıl boyunca zindanda tutulmuş. Bu süre zarfında ağır işkence gördüğü söylenir. Eğer bu iddialarından vazgeçer ve tövbe ederse Engizisyon tarafından affedilecekti ancak o doğru bildiğinden vazgeçmedi.
Ve şöyle söyledi : “TANRI İRADESİNİ HAKİM KILMAK İÇİN YERYÜZÜNDEKİ İYİ İNSANLARI KULLANIR, YERYÜZÜNDEKİ KÖTÜ İNSANLARSA KENDİ İRADELERİNİ HAKİM KILMAK İÇİN TANRIYI KULLANIRLAR.”
İddiasından vazgeçmediğini gören Engizisyon mahkemesi, 8 yıldır zindanda çok kötü halde kaldığı için artık ölmek üzere olan bedenini tekrar yargıladı ve Çiçek Tarlasında yakılarak idam edilmesine karar verdi. İdam kararını okuyan yargıcına “BU KARARI OKURKEN ŞU ANDA SİZ BENDEN DAHA ÇOK KORKUYORSUNUZ” demiştir. O, Galileo gibi doğru bildiğini inkar edip canını kurtarmaktansa bildiği gerçekler uğruna ölmeyi seçmiştir. Ve şöyle demiştir: “ZAFERİN ELDE EDİLEBİLİR OLDUĞUNU DÜŞÜNEREK MERTÇE SAVAŞTIM. NE YAZIK Kİ RUHUMUN GÜCÜ BEDENİMDEN ESİRGENMİŞ DURUMDA. İNANIYORUM Kİ GELECEK KUŞAKLAR GERÇEK UĞRUNA SAVAŞMAYI TÜM YAŞAM ZEVKLERİNDEN ÜSTÜN TUTACAKLARDIR.”
Bu sözüne atfen de heykelin üstünde, adının altında, şimdi şöyle yazmakta:
” ATEŞE VERİLDİĞİ BU YERDE ÖNGÖRDÜĞÜ KUŞAKLARDAN BRUNO’YA”
Bunları okuyup öğrendikten sonra kendi cahilliğimden utandığımı itiraf etmem gerekiyor. Ve o gece her ne kadar bilmeden yapsam da şimdi Bruno’ya aydan hare yapmış olmaktan dolayı mutluluk duyuyorum. Lakin 400 sene önce “inanç” adına yakılan bu değerli insan gibi günümüzde dahi aydın insanların benzer şekillerde katlediğini gördükçe kahroluyorum. Diliyorum ki bir gün tüm dünyaya GERÇEK adına savaşan bir kuşak egemen olacak ve BİLİM VE SANAT yolunda insanlık daha temiz bir şekilde yükselecek.
Bruno’nun hikayesini öğrendikten sonra aslında ne kadar az şey bildiğimi düşünüp aşağıdaki satırları yazmıştım.
 
İnsan okuyup öğrendikçe aslında ne kadar az şey bildiğini
Gezdikçe alemi aslında ne kadar az şey gördüğünü fark edermiş
Bu nedenle, az okuyanla az gezen kendini her şeyi bilir zannedermiş..

Roma deyince Vatikan’a değinmeden geçmek olmaz. Vatikan sınırları belli olmasına karşın uygulamada sınırları olmayan minicik bir ülke. Büyük bir bina kompleksi de denebilir. San Pietro Bazilikası şüphesiz papalığın en meşhur yapısı. Kubbesi Michalengelo’ya ait, avlusu ise Bernini eseri bir kilise hayal edin karşınızda San Pietro Bazilikası.. Ama ben bazilikanın içini dışından daha çok beğendim zira içi bir çok değerli Rönesans sanatçısının eserleri ile dolu.İnternet ortamında sanata meraklı olanlarımızın sıkça gördüğü bazı şaheser heykeller bu kilisenin içinde yer almaktadır.Michelangelo’nun Pieta heykeli gibi.
Bazilikanın içini dikkatlice gezmenizi tavsiye ederim zira bir çok detay var. Kubbeye çıkmak mümkün lakin dar koridorlarda tırmanış yorucu oluyor. Ben en tepeye çıktım ama aklımda öyle muazzam bir manzara kalmadı. Bence tırmanışa harcanacak efor ve zamanı Vatikan Müzesi’ne saklamak daha doğru olacaktır. Vatikan müzesi gerçekten çok dolu bir müze içinde bir çok Rönesans sanatçısının eserini ihtiva ediyor. Benim bu eserlerden en çok aklımda kalanlardan birisi Rafael’in Atina Okulu freski. Fresk, duvar resmi demek bu arada. Duvar üstüne yapıldığı için tablolar gibi taşınıp sergi sergi gezemiyor. Eğer bir freskin orjinalini görmek istiyorsanız ona gitmekten başka şansınız yok. Fresk konusunda daha iyileri var mıdır bilmiyorum ama benim Roma’da gördüğüm freskler gördüğüm en güzel duvar resimleriydi.Gelelim Atina Okulu’na bu okulda kimler kimler yok ki. Platon’dan Aristo’ya , İbni Rüşt’den Mısır’da Bruno ile benzer nedenlerden katledilen bilim insanı Hypathia’ya (Agora 2009 yapımı Hypathia’nın hayatını anlatan güzel bir film) varana değin. Heraklitos’tan Rafael’in kendisine hatta çağdaşı Michalengelo’ya kadar bir çok önemli isim burada resmedilmiş. Bu fresk hakkında bir çok güzel yazı mevcut, merak edenler kolayca Google’da aratıp bulabilir.
Vatikan deyince Sistine Şaphelini anmadan geçemeyiz. Burasını ünlü yapan şey Michalengelo’nun tavan resimleri. Sanatçı bu salonda yaklaşık 1000 metrekare bir alanı 4 yıl çalışarak komple fresk yapıyor. Şöyle düşünün burası 20 metre yükseklikte bir tavanı olan büyük bir salon ve bu salonda duvarlar ve tavan harika fresklerle dolu. Bunların en meşhuru şüphesiz “Adem’in Yaratılışı” ancak ben diğer fresk gruplarını da çok beğendim. Her biri birbirinden güzel, tavana o kadar uzun süre bakacaksınız ki boynunuzun ağrıdığını hissedeceksiniz. Salonda kenarda oturmak için bir yer mevcut ama salon o kadar çok kalabalık oluyor ki bırakın oturmayı ayakta zor yer buluyorsunuz. Bir kez gören de izlemeye doyamadığı için uzun süre kalmak istiyor. Salonda devamlı anons yapılıyor, dünyanın hemen her dilinde “hoş geldiniz” diyorlar. Türkçe de söylediler çok hoşuma gitmişti. Ancak fotoğraf çekmek kesinlikle yasak ben de bu yüzden buranın hiç bir fotoğrafını burada paylaşmayacağım. Zaten anlatılır şey değil yada öyle bir kaç fotoğrafla geçiştirilecek bir yer değil, kesinlikle görülmesi gerekli. Ben kalabalıktan dolayı doya doya izleyemedim. Müzenin kapanmasına çok az kala salona geri geldim. O vakit biraz tenhalaşmıştı hatta oturacak yer dahi buldum ve görevliler kovalayıncaya kadar da izledim..
İtalya’ya gelip kahve içmemek olmazdı. Yaptığım internet araştırmaları sayesinde İspanyol Merdivenlerinin tam altındaki sokakta bulunan Caffe Greco’nun Roma’nın en meşhur Cafelerinden birisi olduğunu öğrendim. Gerçekten de İtalyanlar bu kahve işinden çok iyi anlıyorlar. Benim kahve tutkum yoktur ancak orada içtiğim kahve kadar keyifle içtiğim bir kahve daha hatırlamıyorum. Yalnız cafede fiyatlar piyasaya göre biraz yüksek ancak içeride ortam çok hoş. Her biri sanat şaheseri olan tablolarla dolu duvarlar, papyonlu nazik garsonlar, devamlı fonda çalan klasik müzik ile gerçekten çok elit bir ortam. Cafenin fiyatları yüzünden içi değil ama önü çok kalabalık oluyor çünkü ayakta kahve içmek isterseniz yarı fiyatına yakın bir rakam ödüyorsunuz. Bu nedenle de cafenin önü kahve içen insanlarla dolu oluyor.
Bu kadar şeyden sonra Roma Mutfağına kısaca değinmek isterim. Ben enginarlı pizzayı çok beğendim. Bulursanız mutlak deneyin derim. Bence deniz ürünlü makarnada da çok başarılılar. Da Francesco restoranı (Via del Corallo) benim gittiğim en iyi yerdi. Rezervasyon şart. Hatta akşam belli bir saatte açılıyor, açılış saatinde kapıda bekliyorsunuz ancak adınızı okuduklarında içeri girebiliyorsunuz.
Roma’ya gidip opera dinlemeden dönmek çok ayıp olurdu. Böyle bir ayıba sahip olmamak için Nispeten küçük bir kilise olan S.Paolo Entro le Mura’da, La Traviata’yı dinledik. İzledik değil dinledik diyorum zira tam olarak bir opera denemez buna. Çünkü sanatçılar küçük bir orkestra eşliğinde eseri seslendirdiler. Ama gene de güzel bir dinleti olmuştu.
Bir gün umut ediyorum ki İtalya’ya tekrar gidebilirim. Gerçi bu EURO kuru ile artık uzunca bir süre benim için hayal olarak kalacak gibi görünüyor ama bir gün aşağıdaki eseri İtalya Verona’da Romeo ve Jüliet’in mabedinde canlı olarak izlemeyi çok isterim. Tamamını dinlemenizi tavsiye edeceğim harika bir eserdir. Başlığında da diyor ki “Ama E Cambia il Mondo” yani ” SEV VE DEĞİŞTİR DÜNYAYI”
sevenlere ne mutlu 🙂