Dinlediklerim

Müzik benim yaşantım içinde çok önemli bir yer tutuyor. Neredeyse tüm gün müzik dinliyorum. Çalışırken, okurken, dinlenirken ve hatta uyumadan az öncesine kadar devamlı bir şeyler dinliyorum.

Müzik merakım şiir maceramla aynı dönemde başladı. Henüz 15 yaşındaydım. Evde ağabeyimle paylaştığım odayı bırakıp küçük oturma odasını kendime mesken tutmuştum. O küçük oda, kapısını kapattıktan sonra adeta benim küçük dünyam haline geliyordu. Odamda eski model bir müzik setim vardı. O dönem özel radyolar yeni yeni yayın yapmaya başlamıştı. Şimdiki gibi radyo tarayıcısını her çevirdiğinizde farklı bir istasyona denk gelemiyordunuz. Sayılı radyolar içinde o dönem hoşuma giden özellikle Rock ve Pop müzikte ne bulursam dinliyorum. Bir yandan şiir denemeleri yapıyor bir yandan da müzik dinliyordum.

Örneğin aşağıdaki mısralar o dönemlerden kalmadır.

Uzak bir ormanın kış gecesinde
Kırağı düşer ağaçların gövdesine
Benim burada kırağı düşer yalnızlıktan ellerime
Keşke o ormanda bir ağaç olsaydım
Oralarda dona dursaydım
Ama etrafımda dalı dalıma değen
İçimdeki sızıyı da umudu da bilen
Binlerce can olsaydı
Burada ormanların en güründeyim
Ama dalları birbirine değmez neyleyim
Ben gene de kollarımı açtım beklerim
Belki biri
Birileri
Bir gün

1994

Ancak özellikle dinlediğim bir müzik türü yoktu, ta ki bir akşam gene radyonun frekanslarını kurcalarken TRT3’de aşağıdaki bu müziğe denk gelene kadar..

Yukarıda bulunan dinlediğiniz bu eser, daha dinlediğim ilk saniyelerde beni etkisine aldı ve hemen bir kasete kayıt etmeye başladım. Melodi adeta ruhuma sesleniyordu, beni içine çekiyordu.Ve dinlerken bir yandan acaba bu parçanın adı nedir, kimindir diye düşünüyordum ki TRT3’ün parça sonunda eserin bilgisini vermesi ile merakımı giderdim. Bu harika eser Albinonni’nin Adagio’suydu…

İşte bu eserle benim Klasik Batı Müziği serüvenim başlamış oldu. Sonra bu kaydı yıllar içinde yüzlerce kez başa sarıp dinledim.

Aşağıdaki mısraları Adagio için yazmıştım:

Sonu olmayanı
Yitip gitmeyecek olanı arıyordum
Nihayetinde onun müziğini buldum
Şimdi boşluk notlarla dolu
Hayat daha anlamlı

Ardından devamlı TRT3 dinlemeye başladım. Meğer aradığım müzik buymuş, ardından hızla klasik müzik deryasına açıldım. Derya diyorum çünkü o kadar geniş bir müzik kültürü ki her an yeni bir şeyler keşfedebiliyorsunuz. Yeni besteciler yeni eserler, sanki sonsuz bir kaynak gibi..

Dinledikçe besteciler ve eserler peş peşe gelmeye başladı. Mesela gene o dönem ilk keşfettiğim bestecilerden birisiyle devam edelim.

Evet Rodrigo’nun bu harika eseri o dönem en çok dinlediğim eserlerdendi. Ama bu eseri radyodan değil sevgili ablamın yutdışından bana getirdiği bir albümle keşfetmiştim. Daha sonradan, Deniz Gezmiş’in idamından önce son dileğinin bu konçertoyu dinlemek olduğunu öğrendiğimde ve Rodrigo’nun eşinin Türk asıllı olduğunu öğrendiğimde bana çok daha anlamlı gelmişti.

Piyano denen enstürümanın ne kadar sihirli olduğunu da elbet bana Chopin öğretti. Onun özellikle nocturnleri vazgeçilmezimdi. Bazen saatlerce sadece Chopin’in nocturnlerini dinlediğim oluyordu.

TRT3 gerçekten güzel bir kanaldı. Sadece harika müzikler çalmakla kalmıyor müzik hakkında da bir çok bilgi veriyordu. TRT3 sayesinde zamanla yorumcuları da tanımaya başlamıştım. Sviatoslav Richter’i de böyle öğrenmiş oldum. Yukarıdaki Chopin yorumu da ona ait zaten 🙂

Chopin demişken şu iki mısramı not etmeden geçmek olmaz 🙂

Ben Şopen severim
Şopen de beni sever.

Piyano ve Richter deyince elbet ilk sıraya Racmaninov’u almak gerekiyor. Belki de bu konçerto hayatım boyunca en çok dinlediğim konçertodur. Racmaninov 3. piyano konçertosu elbette çok özel bir yerde. Ama nedense 2. konçerto bende daha çok yer etmiştir. Özellikle adagio bölümü, o bölümü dinlerken adeta ruhumda kelebekler varmış da konçertonun o bölümü çalınca ruhumdaki tüm kelebekler havalanıyormuş gibime gelirdi.

Rachmaninov deyip bir de 3. konçertoyu andıktan sonra bunu es geçemezdim. Racmaninov’un 3. piyano konçertosu uzmanlar tarafından bir solist için çalınması en güç piyano konçertosu sayılmaktadır. Bunu yukarıdaki kaydı dinlerken siz de kolaylıkla fark edebilirsiniz. Bu kayıt, RACH 3 çalarken kafayı yiyen dünyaca ünlü piyanist David Helfgot’a aittir.

Kendisinin hayatı Shine adlı harika filmde işlenmiş olup, bu film hem dram hem müzik açısından ayrı bir şaheserdir. İzlemeyenlere Shine’ı izlemesini şiddetle tavsiye ederim.

Bu arada araya film de sıkıştırmış oldum ama bu konçertoyu anıp da bu filmi anmamak bence büyük bir eksiklik olurdu. Bu arada bundan bir kaç yıl önce David Helfgot’u İstanbulda RACH3 çalarken şu fani gözlerimle görmüş olmaktan da gurur duyduğumu belirtmek isterim 🙂

İnsanın dostları olmalı hayatta, öyle ki yürüdüğün yolda yanında olduklarını hissetmelisin. Müzik serüvenimde bana eşlik eden sevgili dostum Bülent Akyol’u burada anmalıyım zira onunla birlikte aynı zamanlarda ikimiz de Klasik Müzik tutkusuna düşmüştük. TRT3’de dinleyip beğendiğimiz eserlerden kasetlere kayıt yapıyor sonra bu kasetleri birbirimize veriyorduk. O zamanlar daha lise talebesiydik. Çok defa hatırlarım Bülent elinde bir kasetle koşarak gelip “Bak şu besteciyi keşfettim harika bir eseri var mutlaka dinlemelisin” derdi. Ben de kendi keşiflerimi onunla paylaşır devamlı müzik üstüne sohbet ederdik. Bu sohbetler o kadar koyu olurdu ki yanımızdaki başka arkadaşlar şikayet eder az da başka bir şey konuşun arkadaş diye bize sitem ederlerdi.

Bülent’le bir gün hiç unutmuyorum bizim yazlığa balık avlamaya gitmiştik. O güne kadar ben Beetoven’dan bir çok eser dinlememe rağmen bir türlü Moonlight’ı dinleyememiştim. O zamanlar böyle internet yaygın değildi. Öyle merak ettiğiniz bir parçayı nete yazıp anında dinleyemiyordunuz. Albüm bulmak da öyle kolay değildi. Hele bu bir Klasik Müzik eseriyse bulmak çok daha zordu.

Bizim yazlık Teos’da ve işte burada artık Anakreon’a değinmenin zamanı geldi. Neden Anakreon ? Çünkü Anakreon Teosludur, benim Anakreon’la tanışmam Halikarnas Balıkçısı sayesinde oldu. Anadolu Tanrıları adlı kitabında Teoslu Anakreon’dan bahsetmektedir. Teoslu antik bir şair haliyle ilgimi çekmişti ve hakkında araştırma yapmıştım ama gene o dönem internet bu kadar yaygın olmadığından kaynak bulmakta çok zorlanmıştım. Nihayetinde hikayeye geri dönersek; O gün Bülentle hava yağmurlu olmasına karşın yazlığa balık avlamak için gittik. Planımız gece orada kalıp sabah erkenden balığa çıkmaktı.

Ve tabi ki tüm gece boyunca avluda oturup  yazlıktaki eski teypten TRT3 dinleyip bol bol müzik konuşacaktık. İstasyonu açtığımda  çok cızırtılıydı. Eski teybin küçük hoparlöründen ilk notalar duyulunca Bülent heyecanla “Moonlight” diye haykırdı. Ben daha önce hiç dinlemediğimden cızırtının içinden müziği ayırt etmeye çalıştım. Öylesi duru bir melodiydi ki onu ayırt etmemek mümkün değildi. Hava yağmurdan sonra parçalı buluta dönmüştü. O gece şansımıza da dolunay vardı ve bulutların arasından arada sırada sıyrılıp ay bize gülümsüyordu,  teypte Moonlight çalıyordu, susup dinledik…

Orkestra müziği içinde insan sesinin ne kadar güzel olabileceğini de bu yukarıdaki kayıtla öğrenmiş oldum. Ve bu eseri dinlerken yazdığım bir şey:

Sopranonun sesi kulaklarımda
İçimde bir şeyler dalgalanıyor
Duygularımın sesi müzik oluyor
Müzikle anlıyorum kendimi

Klasik müzik içinde elbette senfoni formatının çok önemli bir yeri var. Benim senfoni dinlemelerimse, Tchaikovsky ile başladı. Aşağıda bulunan eser aynı zamanda benim hayatımda canlı olarak dinlediğim ilk senfoni. Bunu İzmir Devlet Senfoni Orkestrasından sanırım 1996-97 yıllarında dinlemiştim.

Bu arada ilk konser deneyimimden bahsetmeden geçmemeliyim. Sevgili dostum Bülent’le birlikte devamlı yeni besteciler keşfedip deli gibi devamlı klasik müzik dinlerken nedense bu harika müziği canlı dinlemeyi biraz geç akıl edebildik.

Tam da bu esnada İzmir’de bir senfoni orkestrası olduğunu ve düzenli olarak her cuma akşamı konser olduğunu öğrendiğimizde çok mutlu olmuştuk. Aşağıdaki kayıt ilk canlı dinlediğim konçerto. Yine bir Tchaikovsky.

Bu arada şu an bunları yazarken aslında keman konçertosu linkini kopyalamak için 5.senfoniyi kapatmam gerekiyor ama o kadar akıcı bir eser ki bu. En azından ilk bölüm bitmeden kapatamayacağım 🙂

Konser  esnasında artık nasıl nefesimi tuttuysam soluksuz kaldığımı fark edince derin derin soluklanmıştım. Bülent ise daha sonraları dinlerken az daha heyecandan kalp krizi geçirecektim demişti  🙂

Bolero o dönem çok dinlediğim bir eserdi. Eskiden bir film izlemiştim Bolero ile sevişmeyi anlattığı bir sahne vardı. Hiç unutmam kız arkadaşıma anlatmıştım bunu. Güzel hatıraları olan bir eser benim için.

Evet sonunda geldik Brahms’a. Beni en derinden etkileyen bestecilerin şüphesiz ki başında gelenlerden.Yukarıda ki kayıt Macar Danslarında 4 numaralı olanı. Mümkünse bunların tümünü dinlemeden ölmeyin 🙂

O yıllardan yukarıdaki harika eserle devam ediyorum. Eserin isminin anlamı Çingene Havaları’dır. Ünlü keman virtüözü Itzhak Perlman yorumuyla. Bu sanatçının elindeki keman bir Stradivarius’dur. Hayır yanlış yazmadım 🙂 Bu isim sadece bir mağazalar zinciri adı değildir. Aynı zamanda 1600’lü yıllarda İtalya’da bir Keman ustası ailenin ismidir. Bu kemanın değeri milyon dolarlarla ölçülmektedir.

Perlman da bu enstrümanı, üstadı olan gene büyük bir keman virtüözü olan Yehudi Menuhin’den almıştır.

Geçen yıl İstanbul’da Perlman’ı, Stradivariusu ile birlikte dinleme şerefine nail olduğumu da övünerek belirtmek isterim 🙂

Elbette sadece Klasik müzik dinlemiyordum. Yukarıdaki parça o yıllardan kalma bende çok anısı olan sevdiğim bir eser. Şimdilerde bu kalitede eser maalesef kolay bulunmuyor. Bunu ilk sevgilimden ayrıldığımda çok dinlemiştim.

Salihli’de yüksek okul okuyor, Alaşehir’de devlet yurdunda kalıyordum. O dönem sevgili dostum aynı zamanda bu sitenin mimarı olan ve Anakreon’un sosyal medya üstünde yayımlamasında da emeği geçen Cüneyt Özdemir’le birlikte her gün Salihli/Alaşehir arasında gidip geliyorduk. Alaşehir’de kaldığımız devlet yurdu ile ana yol arasında 2 km. yol mesafe vardı, o yolu genelde Cüneyt ile birlikte yürür sonra hemen her öğrencinin çektiği yoksulluk nedeniyle Salihli yönüne giden araçlara otostop çekerdik, şansımıza otomobil durduğu da olurdu ama genelde bizim şansımıza kamyonlar dururdu 🙂  Akşamları dönüş yolunda yürürken Cüneyt yurda yaklaştığımızda bu şarkıyı söylerdi ben de ona karga sesimle eşlik ederdim 🙂

Bir de yukarıdaki parçanın Cüneytle bende güzel anısı vardır. Cüneytle yurtta oda arkadaşıydık. Ben ranzamın altına bu şarkının sözlerini yazmıştım. Bende demek ki sağa sola şiir yazma hastalığı o zamanlarda başlamış 🙂 Şimdilerdeyse şiirler evimin duvarlarını süslüyor ama bir şartla hepsi bana ait olmak koşuluyla 😉 ve halen sosyal medya yada burada kendi yazmadığım hiçbir şiiri/yazıyı paylaşmıyorum.

Aşağıdaki görüntü evimin duvarından. Buradan bazen küçük fotoğraflar çekip sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyorum.

Sevgili Cüneytle birlikte sadece şarkı söylemezdik aynı zamanda Cüneyt çok güzel gitar çalardı, hatta Albinoni Adagio’nun melodisini bile gitarda çıkartmışlığı vardı.  Yurtta, geceleri walkmanlerimizde genelde kendi çekip hazırladığımız kasetlerimizden klasik müzik dinlerdik. Cüneyt özellikle Vivaldi 4 mevsimi çok dinlerdi. Benim de çok sevdiğim bu meşhur eserin bir bölümünü paylaşmadan geçemeyeceğim. Karşınızda kış.

Brahmsla devam edelim isterim.

Bu yukarıdaki kayıt Brahms’ın 2. piyano konçertosunun 2. bölümü eserin tamamı harikadır ama bu 2. bölüm benim en sevdiğim bölümüdür.

Brahms’ı o kadar çok seviyordum ki Alman Kültür’den Bülent’in emanet aldığı bir CD üstündeki fotoğrafını biraz büyüttükten sonra çerçeveletip duvara asmıştım.

Bu arada benim Brahms sevgimi bilen çok iyi bir ressam olan sevgili halam,  Merve Kalelioğlu o meşhur fotoğrafın bana karakalem bir portresini çizerek hediye etmişti. Şimdilerde bu nadide eser ofisimde bir duvarı süslüyor ve Brahmsla hemen her gün merhabalaşıyoruz.

https://www.facebook.com/mervekalelioglu/

Evet gene bir Brahms eseri yukarıdaki 🙂 Bu kez duble konçerto olarak da bilinen bu eseri paylaştım sizinle. Konçerto genelde bir enstrümana eşlik eden orkestra eserleri için söylense de bunun istisnası bu eserde gördüğümüz gibi birden fazla enstrümanla da konçerto olabiliyor.

Artık Bach’dan bahsetme zamanı geldi de geçiyor…

Bu yukarıda dinlediğiniz eser 2 keman için konçertosudur ki benim çok sevdiğim bir eseridir. Burada keman sanatçıları da çok değerli isimler. Hatta birisi daha önce Perlman bahsi geçerken çok kısaca bahsettiğim harika insan Yehudi Menuhin. Yehudi Menuhin’in elinde gördüğünüz bu değerli keman şimdi Perlman’ın elindedir. Sanatı insanlık için bir umut olarak gören bu müthiş insanı olağanüstü bir yorumu ile bir Bach eseri ile anmaya devam edelim..

Bu harika eserin aşağıda piyano versiyonu bulunmakta. Bazı eserler her ne kadar sadece keman yada piyano için bestelenmiş olsa da diğer enstrümanlar tarafından da çalınabilmektedir. Bunun için eser üstünde düzenleme yapmak gerekir. Bu aşağıdaki kayıt dünyaca ünlü GURURUMUZ ve ülkemizin gerçek sanat alanında yarattığı şüphesiz en önemli markalarımızdan biri olan FAZIL SAY’a ait.

Şarkı söyleyemem
Bir Enstrüman bile çalamam
Ne çamura ne de boyaya can verebilirim
Ne işe yararım ki ben
Anca dinlerim hayatı
Dinlerim de yüreğimi
Şiir karalarım
Kendimi adamdan sayarım

Bach, çok büyük bir besteci olmasına karşın çok da mütevazi bir kişiliktir. Bestelerinin olağanüstü olduğunun şüphesiz farkındaydı ancak buna karşın her eserinin sonuna şunu mutlaka yazardı. Soli Deo Gloria’nın kısaltılmış hali S.D.G. Yani “TÜM GÖRKEM TANRIYA AİTTİR”. Bu arada Bach hakkında bir çok detay daha paylaşacağım ama dinlemeye devam edelim.

Yukarıda dinlediğiniz bu olağanüstü eser Bach’ın 4 passionundan birisi olan Matheus Passionun Erbarme Dich ( RAHMET) bölümüdür. Burada yorumcunun konsantrasyonuna dikkat etmenizi öneririm. Söylerken adeta kendinden geçmekte, baktığı uzak alemde belki de cennete seslenmektedir. Hikaye odur ki Mendelson bir gün kasaba gider ve aldığı eti kasabın nota yazılı bir kağıda sarıp verdiğini görür. Orada kasabın et sarmak için kullandığı kağıt yığınını çok küçük bir paraya kasaptan satın alır ve evine getirir. Kağıtlar üstünde gördüğü eserleri bilmemektedir. Notları okudukça ne kadar güzel bir eser olduğunu fark etmesi uzun sürmez. Nihayetinde Mendelson’un kasapta et sarmak için kullanılan kağıtların Bach’ın 2. Passionu olduğu ortaya çıkar. Matheus ve Johannes Passion böylelikle kurtulur ve gün yüzüne çıkar ancak diğer 2 passion bu kadar şanslı olamamış ve Mendelson keşfedene kadar kasap tarafından et sarılmak suretiyle maalesef tarihten silinmiştir. Kayıp olan 2 passionun bir daha bulunması mümkün olmamış, Bach’tan geriye bir çok eserle birlikte sadece bu iki passionu kalmıştır.

Mendelson sadece Bach’ın 2 passionunu kurtararak değil aynı zamanda bir çok harika eser besteleyerek müzik tarihine geçmiştir. Yukarıdaki konçerto Mendelsona ait olup benim en çok sevdiğim keman konçertolarından birisidir. Müzik sanatı her ne kadar işitsel olsa da gene de görsel bir boyutu var. Yukarıdaki gibi kendisi de güzel olan icracılardan eser dinlemek elbet ayrı bir güzel oluyor 🙂

Bitmez bu şarkılar
Dinmez bu efkar
Kalk evlat!
Daha yapacak çok işimiz var

Yukarıdaki kayıt ise gene bir Bach bestesi. Bu benim Bach’ın en çok sevdiğim eserlerinden birisi. Evet aslında Klasik müzik bazen algılanması zor bir müzik türüdür.

Hatta ben bazen bazı eserleri dinledikten sonra biraz yorulduğumu hissediyorum. Çünkü bence beyin bu tür müziği algılarken derin düşüncelere inebiliyor ve bu da insanda yoğun bir duygu akışı ile bir yükselme hissi veriyor. Sonucunda da benim henüz tadını başka hiç bir şeyde bulamadığım ilahi bir bütünleşme hissi oluşuyor.

Bu kayıt ise bir yukarıdaki eserin Orkestral versiyonudur. Bu eseri geçen gün sinema alanında çok önemli MARKAMIZ olan Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filminde duyduğumda önce şaşırdım sonra ise gururlandım. Çünkü bu eseri ben şimdiye kadar hiç bir sinema filminde kullanıldığını görmedim ve duymadım. Çok Yaşa Nuri Bilge Ceylan. Müziği görsellik ile harkülade birleştiriyor. Bilindiği üzere film müziği sektörü müzik alanında önemli bir dal ve bu alanda bir çok harika eser bestelendi. Her ne kadar klasik dönem eseri olmasalar da benim gözümde onlar da birer Klasik müzik harikasıdır.

Bu yukarıdaki eser ünlü film müziği bestecisi John Williams’a ait ve kemanda ise gene  Perlman. Bu eserde Perlman’ın çalması çok manidar ve anlamlı zira Perlman bir musevidir ve bilindiği üzere “Schindler’in Listesi” filmi Nazi Almanyası’nın Musevi topluma yaptığı mezalimi konu alır.

Bach aslında sadece bir bestecinin adı değildir. Aynı zamanda bir besteciler ailesinin de adıdır. Müzik tarihinde az aileden bu kadar çok sayıda yetenekli besteci çıkmıştır.

Bach ailesinin fertlerinin her yılın bir döneminde Almanya’da bir yerde buluştukları ve o yıl besteledikleri eserleri birbirleri ile paylaştıkları söylenir ki o dönem hemen herkesin bir enstrüman çaldığı düşünülecek olursa kalabalık bir aileden kolaylıkla küçük bir orkestra kurulabilirdi. Ailenin genişliğini anlamak için sadece Johan Sebastian Bach’ın iki eşinden toplam 20 çocuğu dünyaya geldiğini söylemek sanırım yeterli olur. Gerçi bu çocuklardan sadece 9 tanesi yetişkin yaşlara erişebilmiştir ama bunların büyük kısmı da iyi birer besteci olmuştur. Örneğin yukarıdaki eser Johan Sebastian Bach’ın oğlu Carl Filip Emanuel Bach’ın Flüt Konçertosudur. Ancak gene de tüm zamanların en ünlü Bach’ı Johan Sebastian Bach olmuştur.

https://www.youtube.com/watch?v=BfLUoTBc06c

Bahar havası içimi ısıtıyor
Radyoda Sarabande çalıyor
Karmakarışık içimi düzenliyorum
Umutları öne
Hüzünleri kuytuya
Gerçekleri ortaya koyuyorum

Yukarıdaki parçayı gene bir Bach : Sarabande ve yıllar önce bir bahar günü radyoda Sarabande dinlerken yazdığım bir şiirim..

https://www.youtube.com/watch?v=LJcg2qo-Uuc

Bach’ın en önemli özelliklerinden birisi de müziğini yaparken o dönemki dinleyici kitlesinin beklentisi veya zevkine göre değil kendi evrensel anlayışına göre bestelemesidir. Belki de bu nedenle yaşadığı çağda o kadar çok tanınmamasına karşın ölümünden sonra eserlerindeki yenilikçi yaklaşım nedeniyle kendisinden sonra gelen kuşakları daha çok etkilemiştir ki şu zamanda halen Bach müziği ile yeni yaklaşımların doğmasına neden olabiliyor. Yukarıdaki eser Çağdaş bestecilerimizden ve bence bir melek olarak tanımlanabilecek bir insana ait: Anjelika AKBAR : Papatya (İbn-i Sina Bach) Bu arada eserdeki kopuz da değerli sanatçımız Erkan Oğur yorumudur. Eserde dinlediğiniz kopuz 200 yıllık bir enstrüman olup Erkan Oğur’un özel enstrümanlarından birisidir.

https://www.youtube.com/watch?v=usfiAsWR4qU

Bach’tan bu kadar bahsedince Bach’ın önemli çağdaşını da anmak isterim. Yukarıdaki kayıt Handel’in meşhur eseri “Hallelujah” yani “şükürler olsun”. Bu eser İngiltere’de ilk seslendirilişinde Kral müzikten dolayı o kadar heyecana gelir ki ayağa kalkar. O ayağa kalkınca da haliyle bütün salon ayağa kalkar. O günden sonra eserin bu bölümü hep ayakta izlenmeye başlamış. Handel ve Bach yakın tarihlerde Almanya’da doğar. Bach Almanya’da büyür ve hayatı boyunca da Almanya’da kalır oysa Handel Almanya’dan italya’ya oradan da İngiltere’ye geçer ve sanatında zirveye de İngiltere’de ulaşır. Bu arada şunu da belirtmek lazım. Bugün Bach çok büyük bir besteci olarak bilinip Handel bariz şekilde gölgede kalıyor olsa da geçmişte bu durum tam tersiydi. Bu iki büyük besteci yaşarken Handel çok meşhur ve zengin bir besteci iken Bach daha çok iyi bir Kilise orgcusu olarak bilinmekteydi. Orgçu derken Bach bu devasa enstrümanı sadece çalmazdı aynı zamanda bir mühendis gibi onu kurar ve tüm bakımlarını yapardı. İkili görüşmek istiyor. Hatırladığım kadarıyla Handel İngiltere’den Bach Almaya’dan yola çıkacak ve ortada bir yerde Fransa’da buluşacaklardır ama sanırım Handel’in katarakt sorunu arttığı için bu buluşma gerçekleşemiyor. Son olarak ilginç bir detay: Handel o dönemin en iyi doktoruna Katarakt ameliyatı oluyor ama operasyon başarısız geçiyor gözleri ve sağlığı daha da kötü oluyor. Ardından aynı doktor Almanya’ya geliyor bu kez de Bach aynı doktora aynı rahatsızlıktan dolayı ameliyat oluyor ve onun da ameliyatı çok kötü geçiyor ve zaten ameliyattan kısa süre sonrada hayatını kaybediyor..

Handel sadece Hallelujah ile anılıp geçilecek bir besteci değil. Yukarıdaki süiti ben çok severim. CD sini çok kereler dinlemişliğim vardır..

Beethoven’dan çok az bahsettik gibime geliyor. Zira 3 büyük B denilen bestecilerden yani Bach, Beethoven ve Brahms üçlüsünden Beethoven çok önemli bir besteci.

Bu müzik türüne aşina olmayan insanlara Mahler, Dvorak, Bartok yada Elgar dediğinizde ne demek istediğinizi çok az insan anlayacaktır. Hatta sosyetik bir yemek ismi mi söylüyorsunuz besteci mi söylüyorsunuz büyük çoğunluk bunu dahi anlayamayacaktır. Ancak hiç klasik müzik dinlemeyen birine dahi Beethoven derseniz ünlü bir besteciden bahsettiğinizi anlayacaktır.

Beethoven bu üne hak ederek ulaşmıştır, zira eserleri ile insanlığa mal olmayı başarmış nadir sanatçılardan birisidir.

Beethoven çok özellikleri olan bir kişilik, yenilikçi bir sanatçı olduğu için aykırı görünen tarafları da o dönem için çok olmuş. Zira her yenilikçinin önüne, geçmişi savunan binler çıkmıştır. Ama tarih geçmişi savunanları değil yeniliği savunanları kaydetmiştir. Beethoven deyince şüphesiz senfonileri, ilk akla gelen eserleridir. İlginçtir Beethoven’ın senfonilerinde tek sayılı olanlar daha başarılı olmuştur. 9 senfonisi içinde 1-3-5-7-9 numaralar ön planda kalırken 2-4-6-8 numaralar hep biraz daha sönük kalmıştır. Aşağıdaki kayıt 3. senfoninin adagio assai bölümü. Beethoven, bu senfoniyi ilk seslendirilişinde Napolyon’a atfetmiştir. Zira o dönem Napolyon Cumhuriyetçi ve yenilikçi bir devrimci profili çizmekteydi. Burada unutmayınız Beethoven Alman, Napolyon ise Fransızdır. Burada Beethoven’ın evrensel görüşü dikkate değerdir.

Ancak zaman içinde, Napolyon’un tarihte bir çok tek adam rejiminde görüldüğü üzere, tüm yetkileri üstüne alması, üstüne üstlük bir de kendini İmparator ilan etmesi ile Beethoven’ın Napolyon üstündeki hayranlığı bir hayal kırıklığı hatta bir öfkeye dönüşmüş ve sonucunda 3. senfonisindeki ithafı Napolyon’dan alıp kahramanlara vermiştir, yani insanlığın bütün gerçek kahramanlarına. Bu bölümü dinlerken giderek yükselen duygu yoğunluğunu bölüm ilerledikçe her dinleyici rahatlıkla hissedebilir ve bir noktada zirve yapan coşkunluk hali sonra yavaş yavaş sakinleşmektedir.

Aynı senfoni
Aynı şarap
Aynı sarhoşluk
Aynı hep aynı..
Şafak sökerken şimdi
Aslında gene bir aynısı olsa da
Yeni doğan gün bir tek başka olan
Yenisi ne kadar güzelmiş meğer
Bir yenisini görmekten bıkmadım
Çünkü içine farklı ihtimaller sakladım

Beethoven, müzikte romantizm akımının öncülerindendir. Hatta Klasik müzikte bazı ekollere göre Romantizmin, 4. piyano konçertosunun 2.bölümü ile başladığı kabul edilir. Aşağıda dinleyeceğiniz eserde hemen girişte orkestra ile piyano arasındaki diyalogda perde farklılığı o kadar yüksektir ki bu o dönem için hatta bugün için dahi sık rastlanır bir durum değildir. Orkestra çok sertken, piyano inadına yumuşaktır. Ancak bu tezat motifler birbiri ile o kadar güzel örtüşür ki sonunda usulca konuşan piyano sesinden başka geriye pek bir şey kalmaz. Burada bu tezat duygular ile işte romantizm başlar. Romantizm, aşk içerir ve aşk da tezatlıkla bütündür. Yani sert olan şey yumuşak olana yumuşak olan şey zamanla serte dönüşür. Ve bölümün sonuna doğru piyanonun usulca olan melodisinin kimi yerlerde çıldıran bir insanın hezeyanına dönüştüğünü duyarız. Burada da tezatlarıyla bir bütün olan hayatın aslında ne kadar değişken olduğunu bize anlatmak ister gibidir. Bu bölümün en büyük özelliği, tezatlığı çok güzel işlemesi ve tezatlığın diyalektik ile olan ilşkisi. Benim şiir anlayışımda diyalektik çok önemli bir yer tutuyor zira benim duygu dünyamda her şey ancak tersi ile mümkündür. Yani beyaz siyah olmadan olamaz. Olsa dahi bir renk ifade etmez. İnsan yaşamında hatta evrende her yerde bunu görebileceğimizi düşünüyorum. Bu nedenle Beethoven’ın 4. piyano konçertosunun 2. bölümü bence müzikle diyalektiğin birleştiği en tepe noktalardan birisidir.

Beethoven’dan bu kadar bahsedince ( ilerde Beethoven ve diğer tüm büyük bestecilere geri  döneceğim) bence piyanonun zirvesi sayılabilecek eserleri olan sonatlarından bir tane ile devam edelim isterim. Patetik (acıklı)

Beethoven’dan bu kadar bahsedince onun çağdaşı olan ve aynı zamanda Beethoven’ın büyük bir hayranı olan muhteşem bir besteciyi anmak isterim. Schuberth çok genç yaşta hayata gözlerini kapamasına karşın, kısa hayatını bir çok harika eserle doldurmayı başarmıştır. Kendisi Beethoven’dan yaklaşık bir yıl sonra ölmüştür ve vasiyetinin Beethoven yakınına gömülmek olduğu söylenmektedir. Ancak ölümünde bu mümkün olmamış, Beethoven’dan çok uzağa gömülmüştür ta ki Viyanalı yetkililer merkezi mezarlığa bir çeki düzen vermek isteyene kadar. Vasiyeti hatırlandığından mıdır yoksa Schubert’in değeri ölümünden sonra anlaşıldığından mıdır bilmiyorum ama Schubert ölümünden yaklaşık 50 yıl sonra dileğine kavuşmuş ve Beethoven ile yan yana olacak şekilde bir düzenleme için mezarı taşınmıştır.

Yukarıdaki eser Schuberth’in Wanderer (gezgin) fantezisi yorumcu ise efsane piyanist Sviatoslav Richter. Bu arada aslında Gezgin sıfatı belki de Bach’a çok yakışırdı zira her yere yürüyerek gidermiş öyle ki yüzlerce kilometrelik yolculukları dahi yürüyerek yaparmış 🙂

Piyano çok özel bir Enstrüman o kadar özel ki bazı durumlarda birden fazla kişi tarafından çalınabiliyor. Buna en güzel örneklerden birisi de yukarıdaki 4 el için bestelenmiş Fa Minör Fantezi. Gene bir Schubert eseri. Benim piyano eserleri içinde en çok sevdiğim parçalardan birisidir .

Bitmemiş senfoni, Klasik müzik edebiyatının şüphesiz en ünlü ve en güzel eserlerinden birisidir ve altında çok genç yaşta ölen Beethoven hayranı dostumuz Schubert’in imzasını taşır. Bestecinin eseri neden bitirmediği bugün tam olarak bilinmemekle birlikte, bitmemiş haliyle dahi dinleyenleri etkilemektedir. Bu arada Schurberth’in bu 8. senfonisi olduğunu ve bunun üstüne 9. senfonisini besteleyip bitirdiğini de belirtelim. 9 senfonisi içinde tek yarım senfonisi budur ki klasik müzik dünyasında bir bestecinin bitmemiş bir eserinin ortada olması da sık rastlanır bir durum değildir. Genellikle ölümlerine yakın besteciler kalan tüm notlarının yakılmasını isterler. Bu kayıt için bir şey daha eklemek isterim. Burada orkestra şefi bir çok otorite tarafından dünyanın gelmiş geçmiş en büyük maestrolarından biri olarak kabul edilen Herbert Von Karajan’dır. Bu isimi unutmayınız, onun yönettiği orkestraların çaldığı eserler her zaman için en iyi yorumlardan olmuştur lakin bu maestroyu sadece adını anarak geçmek doğru olmaz. Nazi partisine üye olduğu için hayatı boyunca eleştirilse de sanatı ile bu ayıbını örtmeyi her zaman becerebilmiştir. Ayrıca çok kibirli bir kişilik olup bu özelliği hakkında da bir çok hikayesi mevcuttur.

Bu yukarıdaki siyah beyaz kayıt benim en sevdiğim Çello konçertosu olan Elgar ‘ın viyolonsel konçertosunun en güzel yorumuna ait.”en güzel yorum” sözüm size büyük bir iddia olarak  görünebilir, ancak  müzik konusunda ciddi otoriteler tarafından da gelmiş geçmiş en iyi Elgar yorumu olarak kabul edilmektedir. Çellist Jacquline du Pre maestro ise Du Pre’nin eşi değerli sanat adamı Daniel Barenboim. Bu eser 1. Dünya savaşının bitişinden hemen sonra İngiliz müziğinin en önemli isimlerinden olan Elgar tarafından bestelenmiştir. Elgar’ın  son büyük eseridir.  Bu eseri yazarken Elgar’ın kendi müzik anlayışının dünyada giderek geçerliliğini yitirmekte olduğunu gördüğü ve bu nedenle de çok daha hüzünlü bir eser yarattığı söylenir.Zira o dönem müzikte romantizm artık bitmiş ve müzikte yeni sayfalar açılmıştır. Elgar bu konçertosunda  şahit olduğu yıkıcı savaşın etkisiyle birleşen yorgun duygularını yansıtmıştır.
Bu konçerto İngiliz müziği içinde beni en çok etkileyen eserlerin başında gelmektedir. Eserin içerdiği yoğun hüzün, yorgun duyguları ve her şeyden vazgeçişi ifade etse de  kimi zaman inatla her ne olursa olsun yaşama bildiğin gibi devam etme hissini bende uyandırıyor. Nihayetinde bu konçertoyu ne zaman dinlesem derin bir hüzne kapıldığımı itiraf etmeliyim. Ama öylesi bir hüzün ki bu insanı yıkmayan ama yıpratan melankoli misali acıdan bir nevi keyif aldıran garip bir duygu hali.
Du Pre’nin bu konçertoyu bu kadar güzel yorumlaması Elgarla aynı kültürden oluşundan mıdır, yoksa Du Pre’nin de Elgar gibi yoğun tutkuları olan bir insan oluşundan mıdır bilinmez lakin eğer Du Pre’nin hayatının konu edildiği 1998 yapımı, dilimize ismi “Paylaşılamayan Tutkular” olarak çevrilen filmde anlatıldığı kadar Du Pre’nin yoğun tutkuları varsa, çok yoğun duygusal bir eser olan bu konçertoyu da bu kadar güzel yorumlamasına belki de şaşırmamak gerek.
Du Pre maalesef henüz 27 yaşında kariyerinin ve haklı şöhretinin zirvesindeyken yakalandığı MS rahatsızlığı etkisiyle viyolonsele çok erken yaşta veda etmek zorunda kalmış ve henüz 42’sinde bu değerli yetenek aramızdan ayrılmıştır. Ondan geriye yukarıdaki kayıt gibi bir çok değerli yorum kalmıştır. Yukarıdaki videonun son 1 dakikasında Du Pre’nin yaşamından kesitler ve eşiyle mutlu bir anı paylaşılmaktadır.
Burada Du Pre’nin enstrümanına da değinmeden geçemeyeceğim. Evet o da bir Stradivaryus. Hem de günümüze kalan Stradivaryus yapımı Çelloların en değerlilerinden. Du Pre’ye bu çalgı kariyerinin henüz başındayken hediye edilmiş olup önemli tüm kayıtlarda bu çalgıyı kullanmıştır. Ölümden sonra çalgı Yo-Yo Ma tarafından sahiplenilmiştir. Yo-Yo Ma bazı kayıtlarından ve konserlerinde bu çalgıyı kullanmaktadır. Yo-Yo Ma da günümüzde yaşayan en önemli çellistlerden birisidir.
O’nun bir yorumuna yer vermeden geçmek haksızlık olurdu. Aşağıda harika bir Bach eseriyle Yo-Yo Ma dinliyoruz.

Buraya kadar genelde klasik dönemden bestecileri paylaştım. Ancak artık günümüzden bazı eserlere de yer vermek istiyorum. Zira klasik dönem bestecilerinden devam edersek günümüze gelene kadar ne kadar daha besteci ve eserden bahsetmem gerekiyor inanın bilemiyorum 🙂 bu yüzden lafı uzatmadan ulusumuzun çok sesli müzik alanında gururu olan çağdaş besteci Fazıl Say ile devam edelim istiyorum. Hem de bir Nazım Hikmet şiirinin bestesi ile. Seslendirilmesi için orkestranın yanına sağlam bir de koro gerektiği için bu eseri Fazıl Say maalesef sıklıkla seslendiremiyor. Bu yüzden eseri canlı dinlemek her zaman mümkün olmuyor. Eseri geçen yıl İstanbul’da canlı dinlediğim için kendimi çok şanslı gördüğümü özellikle belirtmek isterim. Nazım Hikmet şüphesiz Türk Edebiyatının en önemli şairlerinden, gençliğimde Nazım’ın hemen hemen tüm şiirlerini okumuştum ama şimdi düşünüyorum da hepsini anlayamamışım… Zira gençlikte bazı duyguları tam anlamak mümkün olmuyor. Bazı şiirleri anlamak için önce bazı şeyleri yaşamış olmak gerekiyor… Yani YAŞAMAYA DAİR  deyince: biraz acı, bolca umut, biraz hayal kırıklığı, çokça çaba, biraz aldanış,bolca aşk ve tutku, biraz yalan çokça doğru… Yani YAŞADIM DİYEBİLMEN İÇİN….

Türk bestecilere değinmişken Türk 5 lerinden bahsetmeden konuyu değiştirmek doğru olmaz. Kim peki bu 5’ler derseniz: Bir kere hepsinin güzel bir tesadüf eseri tüm büyük şairlerimiz gibi çift ismi var 🙂
  • Hasan Ferit Alnar
  • Ulvi Cemal Erkin
  • Ahmet Adnan Saygun
  • Necil Kazım Akses
  • Cemal Reşit Rey
Ben şimdilik sadece Hasan Ferit Alnar’a değinmek istiyorum. Diğer bestecilerimize daha sonra değineceğim. Hasan Ferit Alnar diğer grup üyelerinden farklı olarak çok sesli batı müziği eğitimi yanında Klasik Türk Müziği eğitimi de almış tek isimdir. Bu sayede Alnar’ın eserlerinde daha farklı bir tını yakalayabildiğini düşünüyorum. Aşağıda dünyadaki tek kanun konçertosu bulunuyor. Evet yanlış okumadınız bir KANUN KONÇERTOSU. Hep keman yada piyano konçertosu dinleriz ama Kanun da bir enstrümandır ve dinlediğiniz üzere orkestra ile birlikte çalındığında çok özel bir tınısı vardır.Besteci ve icracı Hasan Ferit Alnar:

Zamanın çapkın başbakanı Adnan Menderes, Alnar’ın opera sanatçısı olan eşi Ayhan hanımla yasak aşk yaşamış bunun sonucu olarak Alnar eşinden ayrılmıştır. Ardından henüz 15 yaşında olan oğlunu da elem bir kazada kaybetmesi bestecimizi derin şekilde etkilemiştir. Nedeni nedir bilmiyorum ama Hasan Ferit Alnar Türk beşleri içinde Devlet sanatçılığı payesi verilmeyen tek bestecidir. Nihayetinde 2.evliliğini Avusturya asıllı Sevin hanımla yapıyor ve hayatını kaybettiği 1978 yılına kadar da birlikte yaşıyorlar.
Hasan Ferit Alnar besteciliğinden ayrı olarak ilk Türk Orkestra şeflerindendir. 1936 yılında ilk defa sahneye şef olarak çıktığında, karşılarında ilk kez Türk bir orkestra şefi gören Ankara dinleyicisi onu çılgınca uzun süre alkışlamıştır. Alnar alkışlar dinene kadar yüzünü seyirciye tam 9 kez dönüp teşekkür etmek durumunda kalmıştır ve alkışlar ancak 9. teşekkürden sonra dinmiş ve konsere başlayabilmiştir. Alnar daha sonra verdiği bir röportajda o günün hayatının en güzel günü olduğunu anlatmıştır. Şeflik hayatı boyunca yaklaşık 2000 temsil yönetmiştir.
Ancak bu bilgilere ek olarak çok üzüldüğüm bir konuyu da paylaşmak isterim. Hasan Ferit Alnar’ın kanununa ölümünden sonra sahip çıkılmamış ve bu değerli kanun bir antikacının eline geçmiş. Kanunun şu anki akıbetini bilmiyorum 🙁 isterdim ki yukarıda Stradivariuslardan bahsettiğim gibi Alnar’ın da kanunun şu an şu sanatçımızda diyebileyim… Ama diyemiyorum. İşte burada durup bir düşünmek gerek… hani klasik müzik batı edebiyatıdır derler pek sevmezler hiç de sahip çıkmazlar lakin KANUN özbeöz Türk Müziğinin enstrümanıdır ve Alnar’ın kanun konçertosu da dünyada tektir!  neden bu kanuna sahip çıkılmaz !…
Sanat neden bu kadar öksüzdür ülkemizde? bunu anlamak mümkün değil…