Benim Hikayem

Çocukluğum Ege’de küçük bir sahil kasabasında geçti. Annem ve babam çocuklarının başına bir iş gelir diye hemen hemen her şeyden çekinen insanlardı. Bu koruma güdüsü o derece güçlüydü ki dışarıda oyun oynamak benim için neredeyse imkansızdı.

Sanki çingeneler bizim evin kapısında kamp kurmuş, ah bir sokağa salsalar da şu çocuğu kaçırsak diye bekliyorlardı.

Eve gelip kapımızı çalan, beni sokağa oyuna davet eden cüretkar arkadaşlar ise annemin ahiret soruları ile baş etmek zorunda kalırlardı.

Sevgili annem çocuğu kiminle oyun oynayacak nereye gidecek tam olarak bilmek istediğinden, kapıya gelen arkadaşımın anne babasının adından tutun da babasının ne iş yaptığına ve evlerinin nerede olduğuna kadar çocuğu sıkı bir mülakattan geçirir ve sonra eğer arkadaşım tüm bu sorulara makul ve mantıklı cevaplar verebildiyse ben dışarı çıkabilirdim.

Çıkarken de dönüş saatim kesin bir netlikte belirlenmiş olduğu gibi bir sürü de tembih işitirdim.

Eğer İstanbul’da yaşıyor olsaydık çocukluğumun akvaryumdaki balıklardan pek farkı kalmazdı sanırım.

Böyle bir ortamda hemen hemen her çocuğun yapacağını elbette ben de yapıyor ve sıkıldım ben diyerek adeta annemin başının etini yiyordum.

İşte gene böyle bir gün “sıkıldım ben” dememle birlikte sevgili annem “çok sıkıldıysan al kitap oku” diyerek bana kitaplıktan aldığı bir kitabı fırlattı.

Başlangıçta biraz sızlansam da evde yapacak pek bir şey bulamadığımdan kitabı isteksiz bir şekilde okumaya başladım. Annemin bana fırlatıp attığı o ilk kitap ile edebiyatla tanışmış oldum.

Annem isteyerek mi öyle seçti ya da tamamen tesadüf eseri mi bilmiyorum ama tam da yaşıma göre harika bir çocuk romanı olan Sadık Fehmioğlu’nun Horoz Paşa’sını fırlatmıştı bana.

Evimizde bir kitaplığımız olmakla beraber içinde çok fazla kitap yoktu. Yine de bir çocuğa yetecek kadar çocuk kitabı, bir kaç tane roman ve şiir olarak da sadece Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri adlı kitabı bulunuyordu.

Okumak meğer ne sihirli bir işmiş. Herhangi bir kitaba daldığım anda adeta başka bir evrenin kapıları bana açılıyordu. Kitap kahramanları ile birlikte maceradan maceraya koşturup duruyordum.

Ve elbet bu okuma zevkine erince sıra kitaplığımızdaki diğer kitaplara geldi ve ben bazılarını birçok kereler olacak şekilde kitapların tamamını okudum.

Şiirle tanışmamsa elbette ki kitaplığımızdaki tek şiir kitabının şairi olan Orhan Veli sayesinde olmuştu. Çocukluktan ergenliğe yaklaştıkça da şiirin aslında ne kadar özel bir söylem olduğunu, şiirin duyguları anlatmak için harika bir araç olduğunu fark etmiştim. Orhan Veli duygularını çok yalın ve samimi bir üslupla anlatıyordu, bu beni çok etkilemişti, ben de kendimi o şekilde anlatabilmeyi çok istemiş ve hemen şiir denemeleri yazmaya koyulmuştum. Elbette yazdıklarım çocuksu kelime oyunlarının ötesine geçmiyordu. Ama şiir yazmak yani şair olmak benim çocuk gözümde bir tür adam olmak gibi bir şeydi artık .Ve ben büyüdüğümde mutlaka iyi şiirler yazmalıydım.

Lise yıllarımda yaşıtlarım bazen dersleri ekip kızlarla buluşmaya filan giderken ben dersleri astığım zamanlarda kitap okumak için kütüphaneye gidecek kadar ateşli bir okuma sevdasına düşmüştüm. Okudukça adeta içimde bir şeyler aydınlanıyor, yeni şeyler öğrendikçe aslında ne kadar az şey bildiğimi fark etmeye başlıyordum. Henüz 15 yaşındayken ilk şiir defterimi açmıştım. Ortalama her yıl 100 yapraklı bir defter dolduracak kadar şiir yazıyordum.Bunları itina ile saklıyor ve şiir konusunda kendimi geliştirmeye çalışıyordum.

Haliyle şiir kitapları ile de aram çok çok iyiydi. Henüz lise yıllarında Nazım Hikmet, Hasan Hüseyin, Özdemir Asaf gibi büyük şairlerin hemen hemen tüm eserlerini okumuştum.

Bir yandan da gençliğin getirdiği kavak yelleri durmadan yüreğimde esiyor ve beni bir platonik aşktan alıp başka bir tanesine sürüklüyordu.

Hayal dünyamın sonsuzluğu içinde platonik aşklarımla harika maceralar yaşıyordum.  Hayalimde yaşattıklarımdan bu ölçüde etkilenince gerçek bir aşk yaşadığımda neler hissedeceğimi tasavvur edemiyordum.

Yıllar ve yıllar geçti… O hassas duygusal genç erkek ilişkiler yaşadı, farklı niteliklerde duygusal ve tensel temaslarım oldu. Ve tabi ki yaşadıklarımdan çok şey biriktirdim.

Yaşım ilerledikçe yaşamın içindeki diyalektiği giderek daha da fazla fark etmeye başladım ve yazdım, yazdım, yazdım…

Ancak yazdıklarım konusunda inanılmaz ketumdum. Şiirlerimi hiç kimseye okumamıştım ve göstermemiştim.

Benim defterler dolusu şiir yazdığımı en fazla birkaç kişi biliyordu.

Yazdıklarım öylece defterler içinde evin kuytu köşelerinde birikiyordu.

Paylaşmamamın bir nedeni de onların çalınacağı gibi saçma bir endişem olmasıydı.

Sanki onları gün ışığına çıkartırsam onları hemen birileri görüp de sahiplenecek sanıyordum.

Ta ki birkaç yıl öncesine kadar bu durum değişmedi.

Birkaç yıl önceydi, eşimden ayrılma aşamasında bunalımlı günler geçiriyordum. Aile meclisi içinde sevgili ablam bana eğer yazı yazarsam, en azından bir şeyler karalarsam, bunun belki bana iyi gelebileceğini ifade ettiğinde, hiçbir şey söylemeden içeriden saklı oldukları yerden  yaklaşık  20 defteri çıkarıp  önüne koydum.

Gözlerindeki şaşkınlığı bugün bile halen çok net bir şekilde hatırlıyorum.

O canımdan çok sevdiğim ablam dahil pek çok aile üyem benim şiir yazdığımı bilmiyordu.

O buhranlı günlerin içinde aileme, bu kadar çok şeyi yıllar içinde yazıp nasıl gizlice biriktirdiğimi anlattım ve anlattıkça aslında rahatladığımı fark ettim.

O an işte anladım ki ben bunları muhakkak paylaşmalıydım.

Ben bunları saklamak için yazmamıştım. İçin için bir gün bunların diğer insanlar tarafından beğenilerek ve sevilerek okunacağını hayal etmiştim.

Demek ki artık o günler gelmişti.

Ama nereden başlamalıydım? Önce şiirlerimi bir dergiye gönderdim . Beni hiç dikkate almadılar. Bir kitap bastırayım dedim ama bunu da nasıl yapacağımı tam bilmiyordum.

En sonunda amaç sadece paylaşmak değil mi; o vakit sosyal medya ne güne duruyor diyerek Facebook’da bir resmi sayfa açtım. O birileri görür de benden çalar sandığım nadide şiirlerimi ulu orta hem de gerçek ismimi dahi kullanmadan yayınlamaya başladım.

Elbette bu sayfayı açmadan önce yaklaşık bir yıl kadar süren bir süreçte defterler içine yazdıklarımın hepsini okudum ve içlerinden beğendiklerimi bilgisayara aktardım.

Ardından da her güne bir şiir olacak şekilde paylaşım yapmaya başladım. Şiirlerim çok beğenildi; sayfamın takipçileri kısa sayılabilecek bir sürede 200.000 kişiye ulaştı. Okuyucularımın ilgisi ve beğenisi beni fazlasıyla memnun etti; tekrar bir kitap yayınlama düşüncesi ağır bastı.

Bu arada Anakreon isminin telif haklarını alarak şu an bulunduğunuz internet sitesinin yapımına başladım. Benim hikayem bu şekilde; hikaye devam ediyor; yeni şiirlerde ve yeni kitaplarda buluşmak dileği ile…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir